|
ZEKAT
- ORUC - HAC - KURBAN ve FITRA
İmâm-ı Rabbânî
"kaddesallahü teâlâ sirrehül azîz" üçüncü cild,
17. ci mektûbunda buyuruyor ki:
(...İslâmın üçüncü şartı,
malın zekâtını vermekdir. Zekât vermek, elbette
lâzımdır. Zekâtı seve seve ve islâmiyyetin emr
etdiği kimselere vermelidir. Bütün
ni’metlerin, malların hakîkî sâhibi olan Allahü
teâlâ, zenginlere verdiği ni’metlerin kırkda
birini, müslimânların fakîrlerine vermelerini,
buna karşılık, çok sevâb, katkat mükâfât
vereceğini [ve zekâtı verilen malı elbette
artdırırım ve hayrlı yerlerde kullanmanızı nasîb
ederim. Zekâtı verilmiyen mâlı, derd ile, belâ
ile istemiyerek harc etdiririm, elinizden alır,
düşmanlarınıza veririm, siz de bu hâli görür,
kendinizi yer, yanıp kavrulursunuz!] buyurup da,
bu kadar az bir şeyi [istediğin herhangi bir din
kardeşine] vermemek, ne büyük insâfsızlık ve
inâdcılık olur.
Allahü teâlânın emrlerini
yapmamak, hep kalbin bozuk olmasındandır. Kalbin
bozuk olması, islâmiyyete tam inanılmamasıdır.
Mü’min olmak için, yalnız kelime-i şehâdeti
[Eşhedü en lâ...] söylemek yetişmez. Münâfıklar
[kalbi kâfir olduğu hâlde, müslimân görünen
zındıklar] da bunu söylüyor. Kalbde îmân
bulunduğuna alâmet, islâmiyyetin emrlerini seve
seve yapmakdır. Zekât niyyeti ile fakîre bir
altın vermek, yüzbin altın sadaka vermekden dahâ
sevâbdır. Çünki, zekât vermek, farzı yapmakdır.
Zekât niyyeti olmadan verilenler ise, nâfile
ibâdetdir. Farz ibâdetin yanında nâfile
ibâdetlerin hiç kıymeti yokdur. Deniz yanında,
damla kadar bile değildir. Şeytân aldatarak,
kazâları kıldırtmıyor, nâfile kılmağı, [nâfile
hacca ve ömreye gitmeği] güzel gösteriyor. Zekât
verdirmeyip, nâfile hayrları, göze güzel
gösteriyor. [Sünnetlerin ve nâfilelerin, söz
verilen büyük sevâbları, farz borcu olmıyanlar,
kazâlarını ödeyenler içindir. Kazâsı olanların,
farzlardan başka hiçbir ibâdetlerine, hiç sevâb
verilmez.]
İslâmın şartının
dördüncüsü, mubârek Ramezân ayında, hergün oruc
tutmakdır. Mubârek Ramezân ayında hergün,
muhakkak oruc tutmalıdır. Olur olmaz sebeblerle,
bu mühim farzı elden kaçırmamalıdır.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Oruc, mü’mini Cehennemden
koruyan bir kalkandır). Hastalık gibi,
mecbûrî bir sebeble oruc tutulmazsa, [gizli
yimeli ve özr bitince] hemen kazâ etmelidir.
Hepimiz Onun kuluyuz. Başı boş, sâhibsiz
değiliz. Sâhibimizin emrlerine, yasaklarına göre
yaşamalıyız ki, azâbdan kurtulabilelim.
İslâmiyyete uymıyanlar, inâdcı kul, aksi, âsî
me’mûr olur ki, cezâ çekmeleri lâzım gelir.
İslâmın beşinci şartı
hacdır [ömründe bir kerre, Mekke şehrine gidip,
hac vazîfelerini yapmakdır]. Hac vazîfesinin
şartları vardır. Hepsi, fıkh kitâblarında
yazılıdır. Hadîs-i şerîfde, (Kabûl olan
bir hac, geçmiş günâhları yok eder)
buyuruldu.)
Fıtra ve kurban sevâbından
da mahrum kalmamalıdır. Kurban kesen, kendini
Cehennemden âzâd etmiş olur. Bir hadîs-i
şerîfde, (Hasîslerin en kötüsü,
[kesmesi vâcib olduğu hâlde] kurban
kesmiyendir) buyuruldu. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” iki kurban
keserdi. Biri kendisi için, biri de ümmeti için
idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
için de kurban kesmek müstehabdır ve çok
sevâbdır.
ZEKÂT VERMEK
Zekât vermek, hicretin ikinci
senesinde Ramezân ayında farz oldu. Zekâtın
farzı birdir. Her müslimânın tam mülkü olan
nisâb mikdârındaki (Zekât malı)nın, belli
zemânda, belli mikdârını, zekât niyyeti ile
ayırıp, emr edilen müslimânlara vermekdir. Tam
mülk, halâl yoldan gelip, kullanması mümkin ve
halâl olan öz malı demekdir. Vakf malı, kimsenin
mülkü değildir. Gasb, sirkat, rüşvet, kumar,
alkollü içki satışının semeni ve fâsid olarak
satın aldığı mal gibi, harâm malı kendi halâl
malı ile veyâ çeşidli kimselerden aldığı harâm
malları birbirleri ile karışdırmamış ise, bu
harâm mallar, mülkü olmaz. Kullanması, nafaka
yapması halâl olmaz. Bunlarla câmi’ ve başka
hayrlar yapamaz. Bunların zekâtını vermesi farz
olmaz. Ya’nî, zekât nisâbının hesâbına
katılmazlar. Sâhibleri veyâ vârisleri belli ise,
kendilerine geri vermesi farzdır. Belli değil
ise, hepsini sadaka olarak fakîrlere dağıtır ise
de, sonra sâhibi çıkıp, tazmînini isterse,
tazmîn eder. Sâhiblerini buluncıya kadar
dayanamayıp bozulacak malı, kendi kullanıp,
sonra tazmîn etmesi, ya’nî benzerini, benzeri
yoksa kıymetini ödemesi câiz olur. Birinci kısm,
kırkikinci maddeye ve 303. cü sahîfeye bakınız!
Ticâret şirketinde ortak olanın, hissesi nisâb
mikdârı ise, kendi hissesinin zekâtını hesâb
ederek vermesi lâzımdır. İbni Âbidîn, Bey’ ve
şirâyı anlatırken diyor ki, (Din adamlarının,
evkafdan alacakları erzâkı, teslîm almadan önce
satmaları câiz değildir. Çünki bunlar, hak
edilmiş ücret iseler de, hak edilen mal, kabz
edilmeden önce mülk olmaz. Düşmandan alınan
ganîmet, dâr-ül-islâma getirilince, askerin
hakkı olur. Fekat, taksîm edilmeden önce, mülk
olmaz). Bunun için me’mûrların ve işçilerin
alacakları ma’âş ve ücretler, ellerine geçmeden
önce mülkleri olmaz. Ma’âş, ücret ele geçmeden
önce, bunlar nisâb hesâbına katılmaz. Ya’nî
zekâtları verilmez. Bunlardan kesilen yardım
sandığı, sigorta paraları ve tasarruf bonoları
zekât hesâbına katılmaz. Senelerce sonra
birikmiş olarak ele alınınca, yalnız alınan
para, o senenin zekât nisâbının hesâbına
katılır. Satış karşılığı alınan bonolar, böyle
değildir. Bunlar ve hisse ve tahvîl senedleri,
her sene zekât hesâbına katılır.
Hanefî mezhebinin âlimleri dediler
ki, (Mükellef) olan, ya’nî âkıl, bâliğ [cünüb
olup gusl abdesti almağa başlıyan bir yaşa
gelmiş] olan ve hür olan müslimân erkek ve
kadının, şartları bulununca, zekât vermeleri
farzdır. Zekât vermek, malı müslimân fakîre
temlîk etmekle olur. Ya’nî, malı fakîrin eline
vermek lâzımdır. Fakîr ve âkıl olan yetîme
velîsi yemek yidirse, zekât yerine geçmez.
Yemeği yetîmin eline verse veyâ velîsi bu yetîmi
giydirse zekât olur. Âkıl olmıyan fakîr yetîmle
birlikde yemek yiseler zekât vermiş olur. Velî
olmak, yetîme babası tarafından veyâ hâkim
tarafından vasî ta’yîn edilmekle olur. Bu kimse,
yetîme verilecek hediyyeleri almak ve ona vermek
hakkına mâlik olduğu için, kendi zekâtı ile de,
elbise ve yiyecek ve başka lüzûmlu şeyler satın
alıp ona verebilir. Hâkim emri ile fakîr
akrabaya verilen nafakanın da böyle olduğu
(Bezzâziyye)de yazılıdır. Başka fakîrlere, zekât
malını değişdirmeden vermesi lâzımdır. İmâm-ı
Nesefî “rahmetullahi aleyh” (Zahîre)de diyor ki,
(Bir zengin, ta’âm satın alıp fakîrlere yidirse,
zekât vermiş olmıyacağı (Ziyâdât)da yazılıdır).
(Bezzâziyye) ve (Fetâvâ-i Hindiyye)de diyor ki,
(Kurban etini, koyunlarının zekâtı niyyeti ile
fakîre verse, zekât olmaz). (Îzâh)da diyor ki,
(Çocuğa, deliye verilecek zekât, babasına veyâ
velîsi olan akrabâsına veyâ vasîsine
verilir).
Dört mezhebde de dört dürlü (Zekât
malı) vardır:
1 — Senenin ekseri zemânında,
çayırda parasız otlayan dört ayaklı
hayvanlar.
2 — Altın ile gümüş.
(Dürr-ül-müntekâ)nın sâhibi
“rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki, (Altın
ile gümüşün oniki ayârdan ziyâdesi, para olarak
kullanılsın, kadınların süsü gibi, halâl olarak
kullanılsın, erkeklerin altın yüzük takması
gibi, harâm olarak kullanılsın, ev, yiyecek,
kefen satın almak için saklanılsın, kılınc [ve
altın diş] gibi ihtiyâc eşyâsı olsalar da, zekât
nisâbının hesâbına katılacaklardır). Görülüyor
ki, erkeklerin altın yüzük takması harâmdır.
İkinci kısm, 41. ci maddenin sondan ikinci
sahîfesine bakınız!
3 — Ticâret için alınıp, ticâret
için saklanılan (Ticâret eşyâsı).
İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh”,
zekâtın sebebini ve şartını bildirirken,
buyuruyor ki, (Eşyânın ticâret niyyeti ile satın
alınması lâzımdır. Uşr vermesi lâzım gelen
topraklardan hâsıl olan ve mîrâs olarak ele
geçen veyâ hediyye, vasıyyet gibi kabûl edince
mülk olan şeylerde, ticârete niyyet edilse de,
bunlar ticâret malı olmaz. Çünki, ticâret
niyyeti, alış verişde olur. Meselâ, tarlasından
buğday alıp uşrunu veren veyâ mîrâsdan eline
urûz geçen kimse, satmak niyyeti ile saklasa,
nisâb mikdârından fazla olsa ve bir seneden
fazla kalsa, zekâtlarını vermek îcâb etmez).
Ticâret niyyeti ile [ya’nî satmak için] satın
aldığı buğdayı tarlasına ekse veyâ ticâret için
aldığı hayvanı, kumaşı kendi kullanmağa niyyet
etse, ticâret malı olmakdan çıkarlar. Sonra
bunları satmağa niyyet ederse, ticâret malı
olmazlar. Bunları satınca veyâ kirâya verince,
eline geçen mal ticâret malı olur. Kullanmak
için satın aldığı malı, aldıkdan sonra ve mîrâs
olarak eline geçen urûzu veyâ hediyye, vasıyyet,
sadaka gibi kendinin kabûl etmesi ile mâlik
olduğu malı alırken veyâ tarlasından aldığı
buğdayı satmağa niyyet etse, ticâret malı
olmazlar. Bunları satsa ve satarken semenleri
olan urûzu ticâretde kullanmağı niyyet etse, bu
bedelleri ticâret malı olurlar. Çünki ticâret
bir işdir. Yalnız niyyet ile olmaz. Başlamak da
lâzımdır. Ticâreti terk etmek ise, yalnız niyyet
ile olur. Herşeyi terk etmek, yalnız niyyet ile
olur. Bunun gibi, insan yalnız niyyet etmekle
müsâfir olmaz ve orucu bozulmaz. Kâfir, müslimân
olmaz ve hayvan sâime olmaz. Bunların tersi ise,
yalnız niyyet etmekle olur. Altın ve gümüş eşyâ
ve kâğıd paralar, her ne sûretle ele geçerse
geçsin, zekât malı olurlar.
4 — Yağmur suyu veyâ nehr, dere
suyu ile sulanan, harâclı olmıyan bütün
topraklardan [uşrlu toprak olmasa bile] ve vakf
toprakdan çıkan şeyler. Bunların zekâtına (Uşr)
denir. Uşr vermek, Kur’ân-ı kerîmde, En’âm
sûresinin yüzkırkbirinci âyetinde emr edilmiş,
onda birinin verilmesi de hadîs-i şerîfde
bildirilmişdir. Uşr, mahsûlün onda biridir.
(Harâc) ise, beşde bir, dörtde bir, üçde bir,
yarıya kadar olabilir. Bir toprakdan, yâ uşr
veyâ harâc vermek lâzımdır. Kul borcu olan,
borcunu düşmez. Uşrunu tâm verir.
Zekâtın farzı birdir. Bu da,
niyyet etmekdir. Niyyet kalb ile olur. Malın
zekâtını ayırırken veyâ müslimân fakîre verirken
(Allah rızâsı için, zekât vereceğim) diye niyyet
edip de fakîre veyâ zekâtını fakîrlere vermek
için vekîl etdiği kimseye verirken borç veyâ
hediyye veriyorum dese, câiz olur. Söze
bakılmaz. Zekât ve sadaka diye birlikde niyyet
ederse, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre, zekât olur.
İmâm-ı Muhammede göre “rahmetullahi teâlâ
aleyh”, sadaka olur. Zekâtını vermemiş olur.
Vasıyyet etmemiş meyyitin, bırakdığı maldan
zekât borcu verilmez. Çünki, niyyet etmesi lâzım
idi. Vârisleri, kendi mallarından ödeyebilirler.
[Bu takdîrde, zekâtın iskâtı yapılmış olur.]
Zekâtı ayırırken ve fakîre verirken niyyet
etmeyip, verdikden çok sonra niyyet ederse, mal,
fakîrde bulunduğu müddetce, câiz olur. Vekîline
verirken niyyet etmesi yetişir. Vekîlinin fakîre
verirken, ayrıca niyyet etmesi lâzım değildir.
Zekâtını müslimân fakîre vermesi için, zimmîyi
de, ya’nî başka dinde olan vatandaşı da vekîl
etmesi câiz olur. Hâlbuki, hac için, zimmîyi
vekîl göndermek câiz değildir. Çünki, zekât için
yalnız zenginin niyyet etmesi lâzımdır. Hac
için, vekîlin de niyyet etmesi lâzımdır.
Vekîline verirken sadaka, keffâret, hediyye
dese, vekîli fakîre bu niyyet ile vermeden önce,
zengin zekât için niyyet etse câiz
olur.
İki zenginin de vekîli olan kimse,
bunların zekâtlarını, haberleri olmadan
karışdırır, sonra fakîre verirse, zekât verilmiş
olmaz. Vekîl sadaka vermiş olur. Vekîl,
zekâtları öder. İbni Âbidîn, onbirinci sahîfede,
bunu açıklarken buyuruyor ki, (Zekâtları
karışdırınca, kendi mülkü olur. Fakîre, kendi
malını vermiş olur). Zenginlerin izni ile
karışdırmış ise veyâ karışdırdıkdan sonra ve
fakîrlere vermeden önce izn almış ise, câiz
olur. Fakîrlerin vekîli olan kimse, aldığı
zekâtları, habersiz karışdırıp, sonra fakîrlere
dağıtması câizdir. Zenginlerin vekîlinin de,
bunlardan iznsiz karışdırdıkdan sonra vermesi
câiz olur da denildi. Bir zengin, bir kimseye
benim için, şu kadar altın zekât ver dese [veyâ
başka memleketde bulunan bir kimseye mektûbla
bildirse], bu kimse de emr olunan bu altınları,
kendi kâğıd parası ile satın alıp, fakîrlere
verse, câiz olur. İmâm-ı Ebû Yûsüfe göre
“rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu kimse, sonra
parasını zenginden isteyebilir. İmâm-ı Muhammed
“rahmetullahi teâlâ aleyh” buyurdu ki, (Sonra
sana öderim dedi ise, istiyebilir. Öderim demedi
ise, isteyemez). Vekîl elindeki zekâtı, zenginin
emr etmediği fakîrlere verse, sonra zengin kabûl
ederse, câiz olur denildi. Benim için fakîre
sadaka ver diyen kimse, sonra sana öderim demedi
ise, ödemez. Zengin, kendi vekîline, fakîrlere
dağıtması için istediği kadar zekât verebilir.
Fakîrlerin vekîli, her fakîr için, nisâb
mikdârından fazla zekât alamaz. Zekâtın, fakîr
vekîlinin eline girmesi, fakîrin eline girmesi
demekdir. Fakîr bu mala mâlik olur. Vakf
hayvanlarının ve vakf ticâret malının zekâtı
verilmez.
ALTIN, GÜMÜŞ ve TİCÂRET MALI
ZEKÂTI —
Canlı, cansız her mal, meselâ
yerden, denizden çıkarılmış tuzlar, oksidler,
naft, ya’nî petrol ve benzerleri, ticâret yapmak
için, ya’nî satmak için satın alındıkları zemân,
(Ticâret eşyâsı) olurlar. Altın ile gümüş her ne
niyyet ile olursa olsun, hep ticâret
eşyâsıdır.
Ödünc alma karşılığı olan borclar
ve zekât vermek farz olduğu günden önce ödeme
zemânı gelmiş olan müeccel [taksîdli] kul
borcları, nisâb hesâbına katılmaz. Ya’nî bunlar,
altın ve gümüşden ve ticâret eşyâsından elde
mevcûd olanların ve alacakların kıymetinden
çıkarıldıkdan sonra, kalanlar, nisâb mikdârı
olursa, bir sene sonra zekâtlarını vermek farz
olur. Zekât farz oldukdan sonra yapılan borclar
özr olmaz, bunların zekâtı verilir. Geçmiş
senelerin ödenmemiş zekâtları kul borcu sayılır.
Müeccel olan, ya’nî zekât farz oldukdan sonra,
belli zemânda ödenecek olan eski borcların,
meselâ talâk vaktine müeccel mehrin nisâb
hesâbına katılacaklarını, ya’nî zekâtlarının
verileceğini bildiren kitâblar İbni Âbidînde
yazılı ise de, bunların nisâba katılmamasının
sahîh olduğu (Dürr-ül-muhtâr), (Hindiyye),
(Dürr-ül-müntekâ), (Dâmâd) ve (Cevhere)de
yazılıdır. Hac, nezr ve keffâret için saklanan
paraların zekâtı verilir. Çünki, kul borcu
değildirler. Elinde nisâb mikdârı altını veyâ
gümüşü olan, yıl sonuna doğru birkaç teneke arpa
ödünç alsa, yıl sonunda bu arpa da elinde
bulunsa, zekât vermesi lâzım olmaz. Çünki borc,
önce zekât malından ödenir. Zekât hesâbına
katılmıyan arpadan ödenmesi
düşünülemez.
Alacaklara gelince, İmâm-ı a’zama
göre, üç dürlü alacak vardır:
1 — (Deyn-i kavî), ödünc verilen
zekât malı ve zekât malının satışı karşılığı
alınacak olan (Semen)dir. Nisâb hesâbına
katılır. Alınacak para veyâ bunun ile yanında
bulunanın toplamı nisâb mikdârı oldukdan bir
sene sonra, eline geçen her mikdârın kırkda
birini hemen vermesi farz olur. İki sene sonra
eline geçenin iki yıllık, üç sene sonra geçenin
üç yıllık zekâtını verir. Meselâ, üçyüz dirhem
gümüş alacağı olan, üç sene sonra, ikiyüz dirhem
alırsa, bunun, üç yıl için, beşer dirhemden,
onbeş dirhem zekâtını verir. Almadan önce
zekâtını vermesi lâzım olmaz. Kirâcı, mal
sâhibinin izni ile, kirâ karşılığı ta’mîr
yaparsa, bu masrafı mal sâhibine ödünc vermiş
olur. (İbni Âbidîn).
2 — (Deyn-i mütevassıt), ticâret
malı olmıyan zekât hayvanlarının ve köle, ev,
yiyecek, içecek gibi ihtiyâc maddelerinin
satışları karşılığı ve binâların kirâ
alacaklarıdır. Nisâb hesâbına katılır. Nisâba
mâlik oldukdan bir sene sonra, eline nisâb
mikdârı veyâ dahâ çok geçince, her sene için,
aldığının kırkda biri hemen verilir.
3 — (Deyn-i za’îf), mîrâs, mehr
mallarıdır. Nisâb hesâbına katılır. Nisâb
mikdârı teslîm aldıkdan bir yıl sonra yalnız o
yılın zekâtı verilir. Elinde nisâb mikdârı mal
da varsa, deynden aldığını, buna katıp,
elindekinin bir yılı temâm olunca, aldığının
zekâtını da birlikde verir. Bunun için ayrıca
bir yıl beklemez. Kavî ve vasat deynleri de bir
sene geçmeden önce alınca, böylece elindeki
nisâba katarak zekâtlarını birlikde verir. İki
imâma göre “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ”, her
alacak, nisâb mikdârı ise, alınan mikdâr az ise
de, bir yıl geçmişse, zekâtı verilir.
Gayb olmuş, denize düşmüş, gasb
olunmuş, gömüldüğü yer unutulmuş mal ve inkâr
olunan alacaklar, tam mülk olmadıkları için,
nisâb hesâbına katılmaz ve ele geçerlerse,
önceki senelerin zekâtları verilmez.
RAMEZÂN ORUCU
İslâmın beş şartından dördüncüsü,
mubârek Ramezân ayında, hergün oruc tutmakdır.
Oruc, hicretden onsekiz ay sonra, Şa’bân ayının
onuncu günü, Bedr gazâsından bir ay evvel farz
oldu. Ramezân, yanmak demekdir. Çünki, bu ayda
oruc tutan ve tevbe edenlerin günâhları yanar,
yok olur.
(Riyâd-un-nâsıhîn) kitâbında diyor
ki: (Buhârî) kitâbında, Ebû Hüreyre “radıyallahü
anh” diyor ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, (Ramezân ayı gelince, Cennet
kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır ve
şeytânlar bağlanır). İmâm-ül-eimme, Muhammed bin
İshak bin Huzeyme yazıyor ki, Selmân-ı Fârisî
“radıyallahü anh” bildirdi ki, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Şa’bân ayının son
günü hutbede buyurdu ki: (Ey Müslimânlar!
Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek
üzeredir ki, bu aydaki bir gece [Kadr gecesi],
bin aydan dahâ fâidelidir. Allahü teâlâ, bu
ayda, hergün oruc tutulmasını emr etdi. Bu ayda,
geceleri terâvîh nemâzı kılmak da sünnetdir. Bu
ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka
aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz
yapmak, başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir.
Bu ay, sabr ayıdır. Sabr edenin gideceği yer
Cennetdir. Bu ay, iyi geçinmek ayıdır. Bu ayda
mü’minlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda, bir
orucluya iftâr verirse, günâhları afv olur. Hak
teâlâ, onu Cehennem ateşinden âzâd eder. O
oruclunun sevâbı kadar, ona sevâb verilir).
Eshâb-ı kirâm, dediler ki: Yâ Resûlallah! Her
birimiz, bir orucluya iftâr verecek, onu
doyuracak kadar zengin değiliz. Resûl
“aleyhisselâm” buyurdu ki: (Bir hurma ile iftâr
verene de, yalnız su ile oruc açdırana da, biraz
süt ikrâm edene de, bu sevâb verilecekdir. Bu
ay, öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet,
ortası afv ve mağfiret ve sonu Cehennemden âzâd
olmakdır. Bu ayda, emri altında olanların
[işçinin, me’mûrun, askerin ve talebenin]
vazîfesini hafîfletenleri [patronları, âmirleri,
kumandanları ve müdîrleri], Allahü teâlâ afv
edip, Cehennem ateşinden kurtarır. Bu ayda dört
şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allahü teâlâ çok
sever. Bunlar, Kelîme-i şehâdet söylemek ve
istiğfâr etmekdir. İkisini de, zâten her zemân
yapmanız lâzımdır. Bunlar da Allahü teâlâdan
Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden Ona
sığınmakdır. Bu ayda, bir orucluya su veren bir
kimse, kıyâmet günü susuz
kalmıyacakdır).
(Sahîh-i Buhârî)deki bir hadîs-i
şerîfde buyuruldu ki: (Bir kimse, Ramezân ayında
oruc tutmağı farz bilir, vazîfe bilir ve orucun
sevâbını, Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş
günâhları afv olur). Demek ki, orucun Allahın
emri olduğuna inanmak ve sevâb beklemek
lâzımdır. Günün uzun olmasından ve oruc tutmak
güç olmasından şikâyet etmemek şartdır.Günün
uzun olmasını, oruc tutmayanlar arasında
güçlükle oruc tutmasını fırsat ve ganîmet
bilmelidir.
Hâfız [ya’nî hadîs âlimi] Abdül’
azîm-i Münzirî, (Ettergîb vetterhîb) kitâbında
ve hâfız Ahmed Beyhekî (Sünen) kitâbında, Câbir
bin Abdüllahdan “radıyallahü teâlâ anh” haber
verdikleri bir hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ
benim ümmetime, Ramezân-ı şerîfde beş şey ihsân
eder ki, bunları hiçbir Peygambere
vermemişdir:
1 — Ramezânın birinci gecesi,
Allahü teâlâ mü’minlere rahmet eder. Rahmet ile
bakdığı kuluna hiç azâb etmez.
2 — İftâr zemânında, oruclunun
ağzı kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan dahâ
güzel gelir.
3 — Melekler, Ramezânın her gece
ve gündüzünde, oruc tutanların afv olması için
düâ eder.
4 — Allahü teâlâ, oruc tutanlara,
âhıretde vermek için, Ramezân-ı şerîfde Cennetde
yer ta’yîn eder.
5 — Ramezân-ı şerîfin son günü,
oruc tutan mü’minlerin hepsini afv eder)
buyurdu.
İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”,
(Mektûbât)ın birinci cild, kırkbeşinci
mektûbunda buyuruyor ki: (Ramezân-ı şerîf ayında
yapılan nâfile nemâz, zikr, sadaka ve bütün
nâfile ibâdetlere verilen sevâb, başka aylarda
yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir
farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir.
Bu ayda, bir orucluya iftâr verenin günâhları
afv olur. Cehennemden âzâd olur. O oruclunun
sevâbı kadar, ayrıca buna da sevâb verilir. O
oruclunun sevâbı hiç azalmaz. Bu ayda, emri
altında bulunanların işlerini hafîfleten,
onların ibâdet etmelerine kolaylık gösteren
âmirler de afv olur. Cehennemden âzâd olur.
Resûlullah, bu ayda, esîrleri âzâd eder, her
istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibâdet ve iyi iş
yapabilenlere, bütün sene, bu işleri yapmak
nasîb olur. Bu aya saygısızlık edenin, günâh
işleyenin bütün senesi, günâh işlemekle geçer.
Bu ayı fırsat bilmelidir. Elden geldiği kadar
ibâdet etmelidir. Allahü teâlânın râzı olduğu
işleri yapmalıdır. Bu ayı, âhıreti kazanmak için
fırsat bilmelidir. Kur’ân-ı kerîm Ramezânda
indi. Kadr gecesi, bu aydadır. Ramezân-ı
şerîfde, hurma ile iftâr etmek sünnetdir. İftâr
edince, (Zehebezzama’ vebtelletil urûk ve
sebe-tel-ecr inşâallahü teâlâ) okumak [sünnet
olduğu (Tebyîn)in Şelbî hâşiyesinde yazılıdır.],
terâvîh kılmak ve hatm okumak mühim
sünnetdir).
ORUCUN FARZI ÜÇDÜR:
1- Niyyet etmek, 2- Niyyeti ilk ve
son vaktleri arasında yapmak, 3- Fecr-i sâdık,
ya’nî tan yeri ağarmasından, güneşin batmasına
kadar olan zemân [ya’nî şer’î gündüz] içinde,
orucu bozan şeylerden sakınmakdır.
SEKİZ DÜRLÜ ORUC VARDIR:
1- Farz oruclar: Farz oruc da, iki
kısmdır: Mu’ayyen zemândaki oruc, Ramezân-ı
şerîf orucudur. 2- Mu’ayyen zemânda olmıyan farz
oruclar: Kazâ ve keffâret orucları böyledir.
Fekat, keffâret orucları farz-ı amelîdir. Ya’nî,
inkâr eden kâfir olmaz. 3- Vâcib oruclar: Bunlar
da, mu’ayyen olur. Belli gün veyâ günler oruc
adamak gibi. 4- Gayr-i mu’ayyen oruclar:
Herhangi bir veyâ birkaç gün oruc adamak gibi.
5- Sünnet olan oruclar: Muharremin dokuzuncu ve
onuncu günleri oruc tutmak gibi. 6- Müstehab
oruclar: Her arabî ayın 13., 14. ve 15. ci
günleri oruc tutmak gibi ve yalnız Cum’a günü
oruc tutmak gibi ve kurban bayramı arefesinde
oruc tutmak gibi. Yalnız Cum’a günü oruc tutmak
mekrûh olur da denildi. Cum’a günü oruc tutmak
isteyenin, perşembe veyâ cumartesi günü de
tutması iyi olur. Çünki, sünnet veyâ mekrûh
denilen bir işi yapmamak lâzımdır. 7- Harâm
oruclar: Fıtr bayramının birinci günü ve kurban
bayramının her dört günü oruc tutmak harâmdır.
8- Mekrûh oruclar: Muharremin yalnız onuncu günü
oruc tutmak ve yalnız cumartesi günleri oruc
tutmak ve Nevruz ve Mihrican günleri oruc tutmak
ve bütün sene, hergün oruc tutmak ve konuşmamak
şartı ile oruc tutmak mekrûhdur.
(Merâkıl-felâh)daki hadîs-i
şerîfde, (Ayı görünce oruc tutunuz! Tekrâr
görünce, orucu bırakınız!) buyuruldu. Bu emre
göre, Ramezân ayı, hilâlin [yeni ayın] görülmesi
ile başlar. Hilâli görmeden önce yapılan hesâb
ile, takvîm ile başlamanın câiz olmadığını,
(İbni Âbidîn) kıble bahsinde ve
(Eşi’at-ül-leme’ât) ve (Ni’met-i islâm)
sâhibleri bildirmişlerdir. Şa’bân ayının
otuzuncu gecesi, güneş gurûb edince, hilâli
aramak ve görünce gidip kâdîya haber vermek,
vâcib-i kifâyedir. Takıyyuddîn Muhammed ibni
Dakîk diyor ki, (İctimâ’ı neyyireyn)den 1-2 gün
geçmeden, hilâl hiç görülemez.
[89.
cu maddeye bakınız!]
Dört mezheb âlimleri sözbirliği
ile bildiriyorlar ki, oruca fecr-i sâdık denilen
beyâzlığın, üfk-ı zâhirî hattının bir noktasında
ağarması ile başlanır. (Mültekâ) kitâbında
buyuruyor ki: (Oruc, fecrin ağarmasından, güneş
batıncaya kadar, yimeği, içmeği ve cimâ’ı terk
etmekdir. Bir gün evvel güneş batmasından, oruc
günü (Dahve-i kübrâ)ya kadar, Ramezân orucuna
kalb ile niyyet etmek de farzdır. Belli gün olan
adak orucunun ve nâfile orucun niyyet zemânı da
böyledir. Hergün ayrı niyyet etmek lâzımdır.
Ramezân orucuna niyyet ederken, Ramezân demeyip,
yalnız oruc demek veyâ nâfile oruc demek de
câizdir. Dahve-i kübrâ vakti, oruc müddetinin
ya’nî şer’î gündüz müddetinin yarısıdır ki,
zevâl vaktinden öncedir. Bu iki vaktin
arasındaki zemân farkı, güneşin tulû’ vakti ile
fecr ya’nî imsâk vakti arasındaki zemân farkının
ya’nî (Hisse-i fecr)in yarısı kadar dakîkadır.
[Ezânî zemâna göre Dahve-i kübrâ, Fecr
+(24-Fecr)÷2=Fecr+12-Fecr÷2=12+Fecr÷2 dir.
Ya’nî, Fecr vaktinin yarısı, sabâh 12 den
i’tibâren Dahve-i kübrâ vakti olur.] Fecr, ya’nî
imsâk vaktinden evvel niyyet ederken, (Niyyet
etdim, yarın oruc tutmağa) denir. İmsâkdan sonra
niyyet ederken, (bugün oruc tutmağa) denir.
Ramezân-ı şerîf orucu, her müslimâna farz olduğu
gibi, tutamıyanların kazâ etmeleri de farzdır.
Kazâ ve keffâret orucuna ve mu’ayyen olmayan
adak oruclarına fecrden sonra niyyet
edilemez.
Ramezân olmak için Şa’bânın
yirmidokuzuncu günü, gurûb vaktinde hilâli,
ya’nî gökde yeni ayı aramak ve ayı görmek, eğer
görülmezse, Şa’bân ayı otuz gün temâm olmak
lâzımdır. Şa’bânın otuzuncu günü öğle nemâzı
zemânına kadar oruc tutup, o gün Ramezân olduğu
i’lân edilmezse, orucu bozmak lâzım olur.
Bozmayıp oruca devâm etmek tahrîmen mekrûhdur.
Ramezâna, hilâli görmeden başlayıp,
yirmidokuzuncu gecesi bayram hilâli görülürse,
Şa’bân rüyet ile başlamış ise, bayramdan sonra
birgün kazâ edilir. Rüyet ile başlamamış ise,
iki gün kazâ tutulacağı (Hindiyye) ve
(Kâdîhân)da yazılıdır. Bulutlu havada hilâli bir
âdil müslimân kadın veyâ erkeğin gördüm demesi
ile, açık havada ise, birçok kimsenin şehâdet
etmesi [söylemesi] ile, kâdî ya’nî ahkâm-ı
islâmiyyeyi tatbîk eden hâkim, Ramezân olduğunu
i’lân eder. Kâdî bulunmıyan yerlerde, hilâlin
bir âdilin gördüm demesi ile Ramezân olur. İki
âdilin gördüm demeleri ile bayram olur. (Âdîl)
demek, büyük günâh işlemiyen ve küçük günâha
alışık olmıyan demekdir. [Nemâzı terk etmek
büyük günâhdır.
74.
cü maddeye bakınız! ] Adâleti şübheli olanın
da sözü kabûl olunur. Ramezâna ve bayrama takvîm
ile, hesâb ile başlamak câiz olmadığı (Fetâvâ-ı
Hindiyye)de de yazılıdır.
[(Hadîka)nın yüzotuzdokuzuncu
sahîfesinde diyor ki, (Bid’at sâhibi olanlar,
ya’nî i’tikâdda Ehl-i sünnetden ayrılmış olan
yetmişiki fırkanın hepsi, (Ehl-i kıble)
oldukları, her ibâdeti yapdıkları hâlde, âdil
değildirler. Çünki, yâ mülhid olarak, îmânları
gitmişdir. Yâhud bid’at sâhibi olup ehl-i
sünneti seb ediyorlar ki, bu da büyük günâhdır).
(Dürr-ül-muhtâr) şâhidliği anlatırken diyor ki,
(Müslimânı seb etmek, kötülemek günâhdır.
Adâleti yok eder. Şâhidliği kabûl olmaz). Bunun
için, Ramezânın, bayramın ve hac zemânının
gelmesini ve iftâr ve nemâz vaktlerini anlamakda
ve bütün din işlerinde, mezhebsizlerin sözlerine
uymak câiz değildir.]
Şa’bânın otuzuncu gecesi, bir
şehrde hilâl görülünce, bütün dünyâda oruca
başlamak lâzım olur. Gündüz görülen hilâl
gelecek gecenin hilâlidir.
KURBAN KESMEK
Köyde, çölde, şehrde mukîm olan,
âkıl, bâlig, hür ve müslimân erkek ve kadının,
ihtiyâcından fazla nisâb mikdârı malı veyâ
parası varsa, kurban bayramı için niyyet ederek,
belli günlerde, belli bir hayvanı kesmeleri
vâcib olur. İhtiyâc eşyâsı, bir ev ve eşyâsı ve
üç kat elbisedir. Şeyhayne göre, babasının,
zengin çocuğu için de çocuğun malından kesmesi
lâzımdır. Etini bu çocukdan başkası yiyemez.
Çocukdan artan et satılıp, parası ile çocuğa,
elbise gibi, devâmlı kullanılabilecek şeyler
alınır. Fekat fetvâ imâm-ı Muhammedin
ictihâdıdır. Buna göre, babanın çocuğu için
kendi malından da, çocuğun malından da kesmesi
vâcib değildir. Kurban nisâbını bundan evvelki
maddede, sadaka-i fıtrı anlatırken bildirdik.
İbni Âbidîn, zekâtın verileceği yerleri
bildirirken buyuruyor ki, tarlasından aldığı
mahsûl veyâ tarlanın, evin, dükkânın [atelyenin,
kamyonun] bir senelik kirâsı, ne kadar çok
olursa olsun, bir yıllık ev ihtiyâcını veyâ
aylık geliri ve aldığı maâş ve ücret, aylık
ihtiyâcını ve kul borcunu karşılamıyan kimse,
imâm-ı Muhammede göre fakîrdir. Fetvâ da
böyledir. Şeyhayne göre, ya’nî İmâm-ı a’zamla
imâm-ı Ebû Yûsüfe göre zengin sayılır. Çünki,
mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların
değeri, ihtiyâcını karşılar ve nisâb kadar da
artar. Bunun kirâyı her alışda, bir mikdâr
ayırıp, birikdirerek fıtra vermesi ve kurban
kesmesi lâzımdır. Ya’nî, büyük sevâba kavuşması
lâzımdır. Fıtra vermez ve kurban kesmezse,
imâm-ı Muhammede göre, günâhdan kurtulur.
Görülüyor ki, her iki ictihâd da yerindedir ve
müslimânlara rahmetdir. Bu hâlde olan kimse,
fıtra vermezse veyâ kurban kesmezse, imâm-ı
Muhammedin ictihâdı, bunu azâbdan kurtarır.
Tarlasından hiç mahsûl almıyan, kirâya da
veremiyen kimse ve ihtiyâcından fazla malı olup
da, parası bulunmayan erkek veyâ kadın, imâm-ı
Muhammedin ictihâdına uyarak, fıtra vermez ve
kurban kesmez. Verir ve keserse, ikinci ictihâda
göre, fıtra ve kurban sevâbına kavuşur. Üzerine
vâcib olmıyan ibâdeti yapan, yalnız nâfile
ibâdet sevâbı kazanır. Vâcib sevâbı kazanmaz.
Etini fakîrlere verirse, sadaka sevâbı da
kazanır. Vâcib olan fıtra ve kurban sevâbı ise,
nâfile ve sünnet sevâbından katkat dahâ
fazladır. Her ibâdet de böyledir. Diğer üç
mezhebde sünnet-i müekkede olduğu (Mîzân-ı
kübrâ)da ve (Menâhic)de yazılıdır. İslâmiyyetde
kurban kesmek yokdur, diyen kâfir
olur.
[(Hazânet-ül-müftîn) ve (Eşbâh)
kitâblarında diyor ki, (Evleri ve dükkânları
olanın, aldığı kirâları, tarlası olanın,
tarlasının mahsûlü veyâ kirâsı, çoluk çocuğunu
beslemeğe yetişmezse, bu kimse fakîr sayılır.
Zekât alması câiz olur). Görülüyor ki, fetvâ
imâm-ı Muhammede göre verilmişdir]. İbni Âbidîn
buyuruyor ki, (Mudârebe ve şirketde çok malı
olup da alamıyanın, kurban kesecek kadar parası,
malı varsa, keser).
Aldığı kirâ ile güç geçinen kimse,
nisâba mâlik ise, para birikdirip, fıtra vermeli
ve kurban kesmelidir. Etin hepsini kavurma
yapıp, birkaç ay et parasından birikdirerek
gelecek yılın fıtra ve kurban parası olarak
saklamalıdır. Böylece, fıtra ve kurban
sevâbından mahrum kalmamalıdır. Kurban kesen,
kendini Cehennemden âzâd etmiş olur. Bir hadîs-i
şerîfde, (Hasîslerin en kötüsü, [kesmesi vâcib
olduğu hâlde] kurban kesmiyendir) buyuruldu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” iki
kurban keserdi. Biri kendisi için, biri de
ümmeti için idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” için de kurban kesmek müstehabdır ve
çok sevâbdır.
Kurban, koyun, keçi, sığır,
deveden birini, kurban bayramının ilk üç
gününde, kurban niyyeti ile kesmek demekdir. Bir
sığırı veyâ deveyi, yedi kişiye kadar müslimân,
bâlig kimse, ortak olarak da satın alıp
kesebilirler. Bunlara adak veyâ akîka kurbanı da
ortak edilebilir. Zenginin satın aldığına,
sonradan ortak olmak câiz ise de mekrûhdur.
Hiçbirinin hissesi yedidebirden az olmamalıdır.
Sekiz kişinin yedi sığırı ve iki kişinin iki
koyunu ortak satın almaları câiz olmaz. Çünki,
herbirinin her hayvanda hissesi vardır. Fâiz
olmamak için, eti dartarak, müsâvi ağırlıkda
olarak paylaşmaları lâzımdır. Dartmadan bölüşüp
halâllaşmak câiz olmaz. Çünki halâllaşmak,
hediyye vermekde olur. Taksîmi mümkin olan
birşeyde ortak olanların hisselerini ayırmadan
önce hiç kimseye hediyye etmeleri câiz değildir.
Altı kişiye et ile birlikde deri veyâ bacak da
verilirse dartmadan paylaşmaları câiz olur.
Başının da, derisi gibi olduğu (Hindiyye)de ve
(Mecmû’a-i Zühdîyye)de yazılıdır. 856. cı
sahîfede 9. rakama bakınız!
(Hindiyye)de diyor ki, (Bayramdan
evvel, Allah rızâsı için bir koyun veyâ şu
koyunu kurban edeyim diyen zengin veyâ fakîr
kimsenin, kurban bayramında bir koyun kesmesi
vâcib olur, nezr olur. Bayram günlerinden evvel
nezr yaparken fakîr iken, bayram günlerinde
zengin olursa, ayrıca bir de bayram kurbanı
kesmesi vâcib olur. Zengin, bunu bayram
günlerinde söylerken, bayram kurbanını kesmeği
niyyet ederse, bir koyun keser. Bunu bayramdan
evvel söyledi ise, muhakkak iki koyun keser.
Fakîr mutlaka bir keser. Nezr kurbanını
satamazlar. Müsâfirin ve nezri olmayıp kurban
niyyeti ile almayan fakîrin bayramda kesdikleri
koyun, nâfile kurban olur. Zengin veyâ fakîr,
mevcûd koyununu veyâ kurban niyyeti ile satın
almadıkları koyunu kurban kesmek niyyet etseler,
kesmeleri vâcib olmaz, keserlerse, nâfile olur.
Zenginin satın alırken, bayram kurbanı kesmeği
niyyet etmeyip, hayâtının ni’metine şükr olarak
kesmeği niyyet etdiği kurbanı kesmesi vâcib
olur). Fazla bilgi almak için,
bir
sonraki maddeye bakınız!
Aşağıda, zenginin kesmesi vâcib
olan kurban bildirilmekdedir. Bu hayvanları,
fakîrlere veyâ hayr, yardım cem’iyyetlerine diri
olarak sadaka vermek kurban olmaz. Kesmek
vâcibdir. (Cevhere)de diyor ki, (Kurbana verilen
para sevâbı, yüz misli [ya’nî, pekçok] parayı
sadaka vermek sevâbından dahâ fazladır). Kurbanı
satın alması, kesmesi ve etini dağıtma ve
bunları dilediğine de yapdırması için birini
vekîl etmek ve parasını veyâ diri hayvanı bu
vekîle vermek câizdir. Fekat, vekîli keserken
başında bulunmak müstehabdır. Horoz, tavuk ve
vahşî hayvanları, meselâ geyiği kurban etmek
harâmdır. Mecûsîlere, ya’nî ateşe tapanlara
benzemek olur.
Kurban bayramının üçüncü günü
fakîr olacağını veyâ sefere çıkacağını bilen
kimseye, birinci günü kurban kesmek vâcib olmaz.
Üçüncü günü zengin olacağını bilenin, kurban
kesmesi, Zilhiccenin onuncu günü, ya’nî bayramın
birinci günü fecr vaktinde vâcib olur. Bayramın
birinci günü zengin veyâ fakîr ve mukîm veyâ
müsâfir olmağa bakılmaz. Mekkeye, başka
yerlerden gelen hâcıların kurban kesmesi vâcib
değildir. Çünki, seferîdirler.
Şehrde kesenlere, bayram
nemâzından sonra kesmek vâcib olur. Nemâzdan
evvel kesmeleri câiz değildir. Üçüncü günü güneş
batıncaya kadar kesebilirler. Köylerdeki hayvan
fecrden sonra, bayram nemâzından önce de
kesilebilir. Bayramın birinci günü Mekkede ve
Minâda bulunanlara bayram nemâzı kılmak vâcib
değildir.
Her hafta saç, sakal ve bıyık traş
etmek, tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemek
sünnet olduğu, Cum’a nemâzı sonunda
bildirilmişdi. İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ
aleyh”, bayram nemâzı sonunda diyor ki,
(Zilhicce ayının ilk on günü, bu sünnetleri
gecikdirmemelidir. Hadîs-i şerîfde, (Kurban
kesecek kimse, Zilhicce ayı girince, saçını
kesmesin ve tırnak kesmesin!) buyurulması, emr
değildir. Bunları, kurban kesinciye kadar
gecikdirmenin müstehab olduğunu göstermekdedir.
Fekat dahâ fazla gecikdirmek ve hele kırk gün
uzatmak günâh olur).
Görülüyor ki, kurban kesecek
kimsenin, Zilhicce ayının birinci gününden,
kurban kesinciye kadar, saçını, sakalını,
bıyığını ve tırnağını kesmemesi müstehabdır.
Fekat vâcib değildir. Bunları kesmesi günâh
olmaz ve kurban sevâbı azalmaz. Özr ile sakal
traşı olanın, bu günlerde sakal uzatması fitneye
sebeb olur.
Diri kurbanı veyâ parasını sadaka
vermek câiz değildir. Sadaka ederse, üçüncü
günün akşamına kadar, ikincisini keser. Bayram
kurbanını üçüncü günün akşamına kadar kesmiyen
kimse, kurbanı satın almışsa, canlı olarak
kendini veyâ kıymetini [gümüş veyâ altın olarak]
fakîrlere verir. Bayramdan sonra keser ise,
etinden kendi yiyemez. Hepsini fakîrlere
dağıtır. Bütün etinin kıymeti canlı kıymetinden
az ise, değer farkını da sadaka verir. Satın
almamış ise, orta derece bir kurban değerini
fakîrlere verir. Böylece, cezâdan kurtulur ise
de, kurban kesmek sevâbını kazanamaz.
Satın alırken kusûrlu ise veyâ
kesmeğe uygun olarak alınıp sonradan, kesmeğe
mâni’ bir kusûr hâsıl olursa, zengin kimse bir
başkasını alıp keser. Adak olan kurban kusûrlu
olursa, zengin de, fakîr de onu keser. Adak
ölürse, başka almaları îcâb etmez. Kurban
kesilmeden önce, yününden, sütünden istifâde
câiz değildir. Vaktinden evvel kesip, etinden
yimek ve zenginlere yidirmek de halâl değildir.
Bunlar fakîrlere verilir. Bunun için, kurban,
arefe günü kesilmez. Bunun etinden kendi yimesi
ve zenginlere yidirmesi halâl olmaz. Şâhidler
ile, meşrû’ olarak bayram olduğu hükm olunup ve
bayram nemâzı kılınıp, kurban kesdikden sonra,
arefe olduğu anlaşılırsa, nemâz ve kurban kabûl
olur. Ramezân ve bayram aylarının şâhidlerle
meşrû’ olarak anlaşılmadığı yerlerde,
kitâbımızın seksendokuzuncu maddesinde yazılı
(Işık usûlü) ile Zilhicce ayının birinci günü ve
buradan da onuncu günü, ya’nî kurban bayramının
birinci günü hesâb edilir. Bayramın birinci
günü, bu hesâb ile bulunan gündür. Yâhud, bir
gün sonradır. Bir gün evvel olamaz. Çünki,
gökde, ay, doğmadan önce görülemez. İhtiyâtlı
hareket etmiş olmak için, kurbanları, hesâb ile
bulunan bayramın ikinci günü kesmelidir. Sevâbı
mevtâlara gönderilecek olanı ise, hesâb ile
bulunan birinci günde kesmelidir. Çünki, Arefe
günü de kesilebilir. Kurban kesmiyen müslimân,
ölürken, bırakdığı maldan kendi için kurban
kesilmesini, vârisine vasıyyet etmelidir.
Vasıyyet edilen kurban, bayram günleri kesilir.
Bunun etinden, kesen kimse, fakîr olsa da
yiyemez. Etinin hepsini fakîrlere vermesi
lâzımdır. Vasıyyet etmemiş meyyit için, vârisi
veyâ başkaları, her zemân kendi malından hayvan
kesip sevâbını o kimseye hediyye edebilir.
Sevâbı, kesenin olur. Meyyite de hediyye edilir.
Bunların etinden, kesen de yiyebilir.
İki kimsenin kurbanı karışırsa,
her birinin kendinin sanarak kesdiği, kendi
kurbanı olur. Başkasının koyununu gasb eden veyâ
çalan, canlı olan kıymetini sonradan dahî
öderse, kurban etmesi veyâ satması câiz olur.
Çünki, kıymeti ödenince, gasb etdiği zemân mülkü
olur. Gasb etmek günâhına ayrıca tevbe
gerekir.
Bir gözü görmiyen, topal olup
yürüyemiyen, dişlerinin yarısı yok olan,
gözünün, kulağının veyâ kuyruğunun çoğu, ön veyâ
arka bir ayağı kesilmiş olan, çok za’îf olan
hayvan kurban olmaz. Boynuzu kırık veyâ
boynuzsuz, uyuz, hasî ya’nî burulmuş olan kurban
câizdir. Dişi hayvan da, erkek de kurban
edilebilir. Koyunun erkeği ve beyâzı siyâhından
çok olanı, keçinin dişisi dahâ sevâbdır.
Kıymetleri müsâvî ise, koyun kesmek, sığır
kesmekden dahâ sevâbdır. Koyunun, keçinin bir
yaşını, sığırın iki, devenin beş yaşını geçmiş
olması lâzımdır. Altı ayı geçmiş yalnız koyun
iri, semiz ise, câiz olur. Kesilen hayvandan
çıkan yavru diri ise, yiyebilmek için, ayrıca
kesmek lâzımdır. Ölü ise, yimesi câiz
olmaz.
Kurbanı kesilecek yere
sürükleyerek çekmek, bıçakları hayvanı
yatırdıkdan sonra bilemek ve birini ötekinin
gözü önünde kesmek mekrûhdur.
Önce diz boyu çukur kazılır.
Kurbanın gözleri tülbend ile bağlanır. Kıbleye
dönük olarak sol yanı üzerine yatırılır. Boğazı
çukurun kenârına getirilir. İki ön ve bir arka
ayakları, uclarından bir araya bağlanır. Üç
kerre bayram tekbîri okunur. Sonra (Bismillahi
Allahü ekber) diyerek, deveden başka hayvanın
boğazının herhangi bir yerinden kesilir.
(Bismillahi) derken, (h)yi belli etmek lâzımdır.
Belli edince Allahü teâlânın ismi olduğunu
düşünmek lâzım olmaz. (h)yi açıkça belli
etmezse, Allahü teâlânın ismini söylediğini
düşünmek lâzımdır. Bunu da düşünmezse, hayvan,
leş olur. Yimesi halâl olmaz. Bunun için, her
zemân (Allah teâlâ) dememeli, (Allahü teâlâ)
diyip (h) harfini belli etmeğe alışmalıdır.
Hayvanın boğazında (Merî) denilen yemek borusu,
(Hulkûm) denilen hava borusu ve (Evdâc) denilen
iki yanda birer kan damarı vardır. Bu dört
borudan üçü bir anda kesilmelidir. Kesenin de
kıbleye karşı dönmesi sünnetdir. Hayvan soğumağa
başlamadan, ya’nî çırpınması durmadan ensesini
de kesmek mekrûhdur. Yalnız ensesinden kesmek
harâmdır. Hayvan temâm ölüp çırpınması durmadan,
kafasını koparmak ve derisini yüzmeğe başlamak
da mekrûhdur. Kesmesini bilenin kendi kesmesi
müstehabdır. Kadının kesmesi de câizdir.
Bilmiyenin, vekîline kesdirmesi ve kesilirken
yanında bulunup, (En’âm) sûresinin
yüzaltmışikinci (İnne salâtî) âyetini (lâ şerîke
leh) kadar okuması müstehabdır.
(Hindiyye)de, Zebâih bahsinde
diyor ki, (Müslimânın veyâ (Ehl-i kitâb) olan
harbî veyâ zimmî kâfirin, Allahü teâlânın ismini
veyâ bir sıfatını, herhangi bir lisân ile
söyliyerek, kesdiği yinilir. [Dâr-ül-harbde
müslimân kasab aramalı. Bundaki eti, müslimân
kesdiğini niyyet ederek, satın almalıdır. Sığır,
koyun, tavuk gibi eti yinen hayvanların etlerini
yimek halâl olması için, islâmiyyete uygun
kesilmeleri lâzımdır. Ya’nî bir müslimânın veyâ
ehl-i kitâbın kesmesi ve keserken Allah ismini
söylemesi lâzımdır. İslâmiyyete uygun kesilmiyen
hayvan leş olur. Bunun etini yimek ve satmak
harâm olur. Hayvan kesenlerin ve satan
müslimânların bunu iyi bilmeleri lâzımdır. Et
satın alırken, bunun nasıl kesildiğini sormak
lâzım değildir. Çünki, müslimâna hüsn-i zân
olunur.] Müşrikin ve mürtedin kesdiği yinilmez.
Keserken, Îsâ veyâ üç Tanrıdan biri derse,
yinilmez. Böyle inanır, fekat söylemezse, yinir.
Kesmek için söylemelidir. Düâ için, şükr için
söylerse veyâ Allahdan başkasını, ta’zîm etmeği
niyyet ederse, Allah ve Muhammed için derse,
yinmez). Bir Peygambere ve bunun, sonradan
bozulmuş olan (Mukaddes kitâb)ına inanan bir
kâfir, bu Peygamber tanrıdır veyâ oğludur dese
ve putlara yalvarırsa da, buna (Ehl-i kitâb)
denir. Çünki, (ilah, rab, tanrı, baba) gibi
ismler, yardım eden, yaratılmağa sebeb olan, çok
sevilen ma’nâsına da kullanılır. Bu ismleri, Îsâ
aleyhisselâma, bu ma’nâlar ile söyleyen, müşrik
olmaz. Ona, üç tanrıdan biri veyâ tanrı
denilmesi, hakîkî bir söz değil, mecâz olur.
Onda (Ülûhiyyet sıfatı) bulunduğuna inanırsa,
meselâ her istediğini yaratır derse, (Müşrik)
olur. Şimdi, Mûsevî, Îsevî, Nasrânî,
Hıristiyanların bir kısmı, Ehl-i kitâbdır.
Putlara, heykellere, Îsâ aleyhisselâmı
sevdikleri için, istediklerinin yaratılmasına
sebeb olmaları için yalvarıyorlar. Îsâ
aleyhisselâma ilâh diyen nasrânînin kesdiklerini
yimek câiz ise de, zarûret olmadıkca, buna
kesdirmemeli ve kesdiğini yimemelidir. Kitâbsız
kâfirlerin, meselâ Sûriyedeki (Nusayrî)lerin ve
Derezîlerin [ya’nî Dürzîlerin] kesdikleri
yinilmez. Kesenin nasıl kimse olduğunu araşdırıp
anlamak şart değildir. Besmele kasden terk
edilirse, hanefîde harâm, şâfi’îde halâl
olur.
(Cevhere)de diyor ki, (Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, hacca giderken
yüz kurbanlık deve götürdü. Altmışüçünü kendi
kesdi. Sonra bıçağı hazret-i Alîye verdi. Geri
kalanı O kesdi).
Kurban etini, kesen de yiyebilir.
Fakîr olsun, zengin olsun, herkese ve zimmîye de
verebilir. Etin üçde birini evine, üçde birini
komşulara, gerisini fakîrlere vermek
müstehabdır. Hepsini fakîrlere sadaka vermek
veyâ kendi evine bırakmak da olur. Zimmî olan
kâfire de vermek câiz olduğu (Hindiyye) ve
(Behcet-ül-fetâvâ)da yazılıdır. Derisi nemâz
kılan fakîre verilir. Ne olduğu bilinmiyen
kimselere verilmez. Veyâ evde kullanılır. Yâhud
devâmlı kullanılacak birşey karşılığı verilir.
Tükenen birşey veyâ para karşılığı satılmaz.
Derisi, eti satılırsa, parası fakîre sadaka
verilir. Kesene, ücreti olarak da deri ve et
verilemez. Kurbanın ve her hayvan etinin yedi
yerini yimek harâmdır. Bunlar, akan kan, bevl
âleti [zekeri], hayaları [koç yumurtası diye
satılmakdadır], bezleri [guddeleri], safra
kesesi, dişi hayvanın önü ve bevl kesesi
[mesâne]dir.
HACCA GİTMEK
İslâmın beşinci şartı hacdır.
Ya’nî, ömründe bir kerre, Kâ’be-i mu’azzamaya
gitmek farzdır. İkinci ve dahâ sonra yapılan
haclar, nâfile olur. Hac, lügatda, kasd etmek,
yapmak, istemek demekdir. İslâmiyyetde, belli
bir yeri, belli bir zemânda, belli şeyleri
yaparak ziyâret etmek demekdir. Bu belli şeylere
(Menâsik) denir. Menâsikden herbirine (Nüsük)
denir. Nüsük, ibâdet demekdir. Hac ve ömreye de
nüsük denir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem”, hicretin onuncu yılında, Kusvâ adındaki
devesine binerek hacca gitdi.
(Dürr-ül-muhtâr)da, Cum’a nemâzı sonunda diyor
ki, (Ticâret yapmak ve hac etmek için giden
kimsenin, hac niyyeti ziyâde ise, sevâb kazanır.
[Sevâbın mikdârı, hac niyyetinin çokluğuna göre
değişir.] Ticâret niyyeti çok ise veyâ iki
niyyet eşit ise, hac sevâbı kazanamaz. Fekat,
şartlarını yerine getirdi ise, yalnız farzı
yapmış olur. Farzı yapmamak azâbından kurtulur.
Gösteriş için yapılan her ibâdet ve hayrât ve
hasenât sevâbı da böyledir).
Hac yapan kimseye, hâcı denir. Üç
dürlü hâcı vardır:
1 — Müfrid hâcı: İhrâma girerken,
yalnız hac yapmağa niyyet eden kimsedir. Mekkede
oturanlar, yalnız müfrid hâcı olur.
2 — Kârin hâcı: Hac ile ömreye
birlikde niyyet eden kimsedir. Önce ömre için
tavâf ve sa’y edip, sonra ihrâmdan çıkmadan ve
traş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrâr
tavâf ve sa’y yapar. Kırân hac sevâbı, diğer
ikisinden fazladır.
3 — Mütemetti’ hâcı: Hac aylarında
ömre yapmak için ihrâma girip ve ömre için tavâf
ve sa’y yapıp ve traş olup ihrâmdan çıkar.
Memleketine gitmiyerek, o sene, terviye gününde
veyâ dahâ önce, hac için ihrâma girerek, müfrid
hâcı gibi hac yapan kimsedir. Yalnız, tavâf-ı
ziyâretden sonra da sa’y yapar. Temettü’ hac
sevâbı ifrâd hacdan çokdur. Hac ayları, Şevvâl,
Zil-ka’de ayları ile, Zilhiccenin ilk on
günüdür. Kârin ve mütemetti’ hâcıların şükr
kurbanı kesmesi vâcibdir. Kurbanı kesemiyecek
ise, Zilhiccenin yedi, sekiz ve dokuzuncu
günlerinde ve bayramdan sonra yedi gün dahâ oruc
tutması lâzım olur. Hepsi on gün olur.
Mekkeliler kârin ve mütemetti’ olamaz.
Ömre, hac zemânı olan beş günden
başka, senenin her günü, ihrâm ile yapılan,
tavâf ve sa’y yapmak ve saç kazımak veyâ
kesmekdir. Ömre, ömründe bir kerre, hanefî ve
mâlikîde müekked sünnet, şâfi’î ve hanbelîde
farzdır. Farz olan hacca (Hacc-ı ekber) veyâ
(Haccetül-İslâm) denir. Ömreye (Hacc-ı asgar)
denir.
Haccın şartları, farzları,
vâcibleri ve sünnetleri vardır. Şartları da iki
nev’dir:
A — Vücûb şartları, İmâm-ı a’zama
göre, sekizdir:
1 — Müslimân olmak.
2 — Kâfir memleketinde olanın,
haccın farz olduğunu işitmesi.
3 — Akllı olmak.
4 — Bâlig olmak.
5 — Hür olup, köle
olmamak.
6 — Geçim ihtiyâcından fazla
olarak hacca götürüp getirecek ve geride
kalanlara yetecek kadar, halâl parası olmak.
Buradaki ihtiyâc da, zekâtdaki gibidir.
[Birinci
kısm, 80. ci maddeye bakınız!] . Harâm malı
olana, hacca gitmek değil, bunları sâhiblerine
ödemek farzdır. Harâm mal ile hacca giden, hac
yapmamak azâbından kurtulur ise de, hac sevâbı
kazanamaz. Gasb edilen yerde nemâz kılmağa
benzer. Böyle kimselerin ibâdetlerine mâni’
olmamalıdır. Günâhlar ibâdetlere mâni’ değildir.
Parasının halâl olduğunda şübhesi olan, sevâb
kazanmak için, (Yahyâ efendi fetvâsı)nda yazılı
olduğu gibi, bir kimseden ödünc alıp bununla
hacca gitmelidir. Borcunu şübheli parası ile
ödemelidir. [Müttekîler, her ihtiyâclarını
te’mîn ederken, böyle yapmışlardır.]
7 — Hac vakti gelmiş olmak. Hac
vakti, Arefe ve bayram günleri olmak üzere, beş
gündür. Yolda geçen zemân da düşünülerek, vücûb
şartları, bu zemân başında mevcûd olan kimsenin
ömründe bir kerre hacca gitmesi farz olur.
Dâr-ül-islâmda bulunup malı olan kimsenin, hac
vakti gelince, kendine hac farz olup olmadığını
bilmese de, hacca gitmesi farz olur.
8 — Hacca gidemiyecek kadar, kör,
hasta, çok ihtiyâr ve sakat olmamak.
B — Edâ şartları
dörtdür:
1 — Mahbûs ve men’ edilmiş
olmamak.
2 — Hac için gideceği yolda ve hac
yerinde selâmet ve emniyyet olmak. Gemi, tren,
otobüs ve tayyâreden tehlükeli olan ile gitmek
lâzım olduğu zemân, hacca gitmek farz olmaz.
Eşkıyâların, hâcıların canına, malına saldırdığı
yıllarda hacca gitmek farz olmaz. Birkaç hâcının
öldürülmesi özr sayılmaz. Hac için ayak basdı
parası, vergi, rüşvet vermek câizdir. Malını,
canını, hakkını kurtarmak için rüşvet vermek,
her zemân câizdir. Rüşvet istemek günâh
olur.
|