YAHUDININ
SELAMI
Resuli-Ekrem (.s.a.a)'in esi Ayse,
Resul-i Ekrem (s.a.a)'in huzurunda oturmustu ki, Yahudi bir adam
içeri girdi. Girdigi anda Selam un aleykum yerine - Essamu
aleykum' yani 'ölüm üzerinize olsun'dedi. Uzun sürmedi, baska biri
daha geldi. O da selam yerine - Ölüm üzerinize olsun' dedi.
Bunun tesadüf olmadigi malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.a)'i dille
incitmek için yapilan bir plandi. Ayse çok öfkelendi, ve - Ölüm
sizin üzerinize olsun...' diye bagirdi. Resul-i Ekrem (s.a.a)
buyurdu: - Ey Ayse küfür etme, küfür sekillenirse en kötü ve
çirkin bir biçimde mücessem olur. Yumusaklik ve sabirli olmak, her
neyin üzerine konursa, onu güzellestirir, süsler ve her seyin
üzerinden kaldirilirsa güzelligini azaltir. Niçin sinirlenip
öfkelendin? Ayse: - Görmüyor musun ya Resulullah'in, bunlar
küstahlik ederek, utanmadan selam yerine ne diyorlar? - Evet,
görüyorum onun için bende, 'Aleykum' yani 'sizin üzerinize olsun'
diye cevap verdim, bu kadari kafiydi.'
ALIN TERI
Imam Kazim (a.s) kendi tarlasinda çalismakla
mesguldü. Fazla faaliyet Imamdin bütün vücundan terler akitmisti bu
arada Ali ibni Ebi Hamza-i Bata ini geldi imamin yanina, ve o
manzarayi görünce: - Kurban olayim, niçin bu isi baskalarina
birak miyorsun? diye sordu. - Niçin baskalarina birakayim?
Halbuki benden daha üstün kisiler bile, daima bu gibi islerle mesgul
olmuslardir. - Allah'in elçisi, Emirülmü'minin ve bütün ecdadim.
Esasen tarlada çalismak ve ziraatla mesgul olmak Peygamberlerin,
peygamber vasilerinin ve Allah'in seçkin kullarinin basta gelen, en
önemli adetlerinden biridir. (1)
ALLAH'IN BERATI
Rufaî tarikatina mensup müridlerden biri bir gün
kendisine çok güvenerek cezbe halindeyken söyle dua etti: - Ya
Rabbi Cehennemden azat olduguma dair bu aciz kuluna bir belge
gönder. Aradan çok geçmedi, gök yüzünden beyaz bir kâgit geldi.
Alip baktilar ki, kâgitta hiçbir yazi yok. Kâgidin geldigini görerek
sevinen o mürid, içinde bir yazi olmadigini görünce çok üzüldü,
mükedder bir vaziyette durumu seyhine anlatmak üzere kâgidi Ahmed
Rufai Hazretlerine götürdü. Ahmet Rufaî Hazretleri kâgidi eline
alip bakinca kendinden geçti ve sükür secdesine vararak: - Ey
bari Hûda, sana hamd ü senalar olsun. Bu zayif kulunun müridlerinden
bir kimseye böyle bir berat göndermek serefine eristirdin, dedi.
Müridler: - Efendim dediler. Biz orada bir yazi görmüyoruz,
siz ise bu sahsin cehennemden azat oldugunu nasil anliyorsunuz?
dediler. O: - Ey benim müridlerim ve sadik dostlarim, kudret
eli siyah yazmaz, siz buradaki yaziyi göremiyorsunuz, bu kâgidin
üzerindeki yazi nurdan kalemle yazilmistir, buyurdu. (2)
Yeterki Kalbi irilmasin
Bir hükümdarın pek çok cariyeleri vardı. İçlerinde pek
güzel dilberler bulunmasına rağmen, siyah bir cariyeye daha fazla
alaka ve sevgi gösterirdi. Diğerlerinin bunu çekemediğini fark eden
padişah, bir gün kendilerine üzeri mücevheratla süsülü birer kristal
bardak vermişti. Manevi değeri yanında maddi kıymeti de pek yüksek
olan bu bardakları ellerinde tutan cariyeler, hayranlıkla
bakarlarken padişah:
-
Herkes elindeki bardağı yere vurup kırsın, demişti. Güzel
cariyeler hediyelerini sinelerine bastırarak:
-
Efendimizin bu kadar değerli bir hediyesini nasıl kırabiliriz!
dediler. Siyah cariye ise padişahın emrini, hiç tereddüt etmeden ve
vakit kaybetmeden der'akab yerine getirdi. Barfdak yere çarpılmış ve
param parça olmuştu. Padişah siyah cariyeye hitaben:
-
Diğer cariyelerim bu kadar kıymetli bardağı kıramadıkları halde sen
neden kırdın? dedi. Siyah cariyenin verdiği cevap ise çok takdire
şayandı:
-
Bana efendimin kalbi lazım, kadehin ne kıymeti olabilir. Yeterk ki
onun kalbi kırılmasın!
Hükümdar, bu cevabın içerisinde diğerlerine gereken dersi
vermiş bulunuyordu.
Yüzü güze fakat özü çirkin bir kadın, kocasının kalbini
kırmaya devam ettikçe, kalbte açtığı yaraya güzellik olamaz.
(1)
YETİŞ YÂ
RESÛLALLAH!
Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, Resûlullah
efendimizi vesîle ederek Allahü teâlâdan bir şey istemek, Resûlullah
efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak husûsunda bir eser
yazdığı esnâda başından geçen bir hâdiseyi şöyle
nakletti:
"1239 senesinde Sader kalesinden seçkin bir
cemâatle berâber çıktık. Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı.
Bir müddet gittikten sonra suyumuz tükendi. Durup su aramaya çıktık.
Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek için gittim. Bu sırada müthiş bir
şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip,
başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün ortasında yapayalnız
buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan büyük bir
korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede
bulunduğumu, nereye gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu.
Az sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz
yoktu. Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum daha da
şiddetlendi. Telâşla daha süratli yürümeye başladım. Bir müddet
gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde yere düştüm.
Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını hissetmeye
başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine
varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında: "Yâ
Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni
istiyorum!" diye inledim. Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana
seslendiğini duydum. Sesin geldiği tarafa baktığımda; gece
karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş, o
zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını gördüm.
Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum
kayboldu. Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi.
Elele bir müddet yürüdük. Hayâtımın en tatlı anlarından birini
yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeciğini aşınca, berâber yolculuk
yaptığım kâfilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın seslerini
duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık. Benim bindiğim hayvan en
arkada onları tâkib ediyordu. Birden gelip önümde durdu. Bineğimi
önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle
gelen zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime
bindirdi. Sonra da; "Bizden bir şey isteyeni ve yardım
talebinde bulunanı boş çevirmeyiz." diyerek geri dönüp gitti. O
zaman onun Resûlullah efendimiz olduğunu anladım. O, geri dönüp
giderken, çevresine yaydığı nûrların gece karanlığında göğe doğru
yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca, birden aklım başıma
geldi; "Nasıl olup da ben, Resûlullah efendimizin elini ayağını
öpmedim." diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden
kaçmıştı.
YILANDAN KAMÇI
Sabahın erken saatlerinde, iki atlı arkadaş yola çıkmışlar.
Fakat iki kişiden birisi âmâ imiş. Giderlerken âmâ olan şahıs, attan
aşağıya kamçısını düşürmüş. Fakat itimad edemediği için, öbür
arkadaşına da kamçının düştüğünü ve yerden almasını söylememiş,
kendisi inip aramaya karar vermiş, inmiş atından el yordamıyla
kamçıyı aramış, derken, kendi kamçısını bulamamış ama eline ondan
daha güzel yumuşak bir şey geçmiş. Bu kamçı daha güzelmiş diyerek
alıp atına binmiş. Fakat o kamçı diye bulup aldığı kamçı değil
gecenin soğuğundan hareketsiz hale gelmiş bir yılanmış ve o âmâ
gözleri görmediği için onu kamçı sanarak almış.
Derken biraz sonra hayli ilerlemiş olan arkadaşına yetişmiş.
Arkadaşı sormuş:
-Yahu neredesin? diye... Âmâ cevap vermiş:
-Kamçımı düşürmüştüm, gerçi düşürdüğüm kamçıyı bulamadım ama,
ondan daha güzel ipek kaplamalı bir kamçı buldum, işte demiş.
Tabii gözleri gören adam anlamış onun yılan olduğunu ve
arkadaşını ikaz etmiş: .
-At o elindekini, o" kamçı değil, soğuktan hareketsiz hale
gelmiş bir yılandır. Biraz sonra ısınırsa sokar seni, demişse de âmâ
inanmamış ve:
-Sen yalan söylüyorsun, bana attırıp sen alacaksın değil mi?,
diyerek yılanı elinden bırakmamış;
Biraz sonra, havalar ısınıp yılanın sırtı kızdıktan sonra
harekete geçen yılan, adamın müsait bir yerinden sokup zehirlemiş ve
adamı mahvetmişti. Yılan soktuktan sonra adamın aklı başına gelmiş
ama, iş de işten geçmiş tâbi...
İşte böyle,
adamın hakikati görecek gözü yok, kendisine yol gösterenlere de
inanmaz, tabii ki sonu hüsran olacak.
YIKILAMAYAN TÜRBE
Nevşehir - Göreme yolu üzerinde bir türbe
vardı.Hasan
Baba Türbesi. Nevşehir
Belediyesi, şehrin çıkışındaki yolu genişletme gayesiyle, bazı
tadilâtlar yaptı. Bu arada yolun genişletilmesi ve gidiş - gelişli
bir yolun yapılmasına da karar verilmişti. Yol yapımı türbenin
bulunduğu yeri de' içine alıyor ve türbenin yıkılması icab ediyordu.
Fakat bir gün Belediye Başkanına bir şikâyet geldi.
Bazı işçiler ellerinde kazma olduğu halde türbeyi yıkmak
istiyorlar, fakat yıkamıyorlardı.
Bu hâdise üzerine halk ve belediye başkanı türbenin bulunduğu
mevkie geldiler ve elleriyle türbeyi yıkmak istediler. Fakat Allah
Teâlâ, onun yıkılmasına müsaade etmediği takdirde nasıl
yıkacaklardı. Türbeyi yıkmak için kazmayı alıp da elini kaldıran
işçilerin elleri, halkın bakışları arasında havadan inmiyor ve adam
yıkmaktan vazgeçip geri çekildiği zaman ise, hiçbir şey yokmuş gibi
eski haline avdet ediyordu.
Bu durum karşısında, Belediye türbeyi yıkmaktan vazgeçti ve
gidiş - gelişli yol türbenin sağından ve solundan erilerek türbe iki
yolun ortasında kaldı.
Halkın, tevekkülü, çalışkanlığı ve
üstün ahlâkı ile çok sevdiği ve hürmet gösterdiği bir velî idi.
Sohbetleri ve güzel ahlâkı ile insanlara çok faydalı olmuştur.
Gariplerin, yetimlerin ve hastaların yardımına koşar, onlara her
yönden destek olurdu.
Hasan Baba, bir gün dostlarından birisi vefât
etmek üzere iken başında bulunup ona duâ etmişti. Hasta son anlarını
yaşadığı sırada armut istemişti. Mevsim kıştı. Dışarda şiddetli tipi
vardı. O mevsimde armut bulmak mümkün değildi. Hastanın başında
bulunan yakınları ne yapacaklarını şaşırarak, Hasan Baba'nın yüzüne
bakıp;
-Bize yardımcı ol, ne yapalım, hastanın bu arzusunu
yerine getiremeyeceğiz." dediler.
Hasan Baba çâresiz kalan
ve çok üzülen bu insanlara;
- Üzülmeyiniz, buluruz. Allahü
teâlâ bir imkân ihsân eder. Biraz bekleyin, diyerek dışarı çıktı.
Kısa bir müddet sonra elinde küçük bir armut dalı ile içeri
girdi. Armut dalı üzerinde yemyeşil tâze yapraklar ve olgunlaşmış
sapsarı armutlar vardı. Sanki yaz mevsiminde dalından kırılmış gibi
idi. Hastanın başında bulunanlar bu hâli görünce, bu işin Hasan
Baba'nın bir kerâmeti olduğunu anladılar. Ona olan derin
muhabbetleri ve gösterdiği yakın alâka hepsini ağlattı. Armutları
verip, hastanın gönlünü hoş ettiler. Hasta kısa bir süre sonra vefât
etti. |